31 Temmuz 2013 Çarşamba

ALLAH'ım bana salih kullarına verdiğinin en faziletlisini ver duası?


Sa’d bin Ebî Vakkâs (ra) şöyle anlatır:

“Rasûlullâh aleyhissalatü vesselam, bize namaz kıldırırken bir kimse geldi. Safa girince: “Allâh’ım, bana sâlih kullarına verdiğinin en fazîletlisini ver!” diye duâ etti. Peygamber Efendimiz namazı bitirince: “Az önce duâ eden kimdi?” diye sordu. O zât: “Bendim yâ Rasûlallâh!” dedi. 

Allâh Rasûlü (asm): “Öyleyse atın çökertilecek ve Allâh yolunda şehîd edileceksin.” buyurdu. (Hâkim, Müstedrek, 1/325/748; Heysemi, Mecmauz Zevaid, 5/295)

Peygamber Efendimiz, ashâbından bâzılarının şehit olacağını önceden müjdelediği gibi, savaşa giderken hakkında Allâh’tan rahmet ve mağfiret dileyip duâ buyurduğu ashâbı da şehâdet rütbesine nâil olmuşlardır. 

Nitekim Peygamberimiz, Âmir bin Ekvâ’ya da aynı şekilde duâ buyurmuş, kısa bir müddet sonra o, Hayber’de şehîd düşmüştür. (Müslim, Cihâd, 123, 132)

Efendimiz’in duâlarındaki mağfiret talebinin, şehîd olmak sûretinde gerçekleşmesi, şehâdet mertebesinin ne kadar yüksek bir makâm olduğunun bir delîlidir. 

Peygamber Efendimiz’in duâsının bu şekilde netîcelendiğini gören ashâb-ı kirâm da bu duâları şehîdlik müjdesi olarak telâkkî etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz (asm), bir gün Hz. Ömer’in üzerinde bir gömlek görmüştü: “Bu gömleğin yeni mi yoksa yıkanmış mı?” diye sordu. Hz. Ömer: “Hayır yeni değil, yıkanmış gömlektir yâ Rasûlallâh!” deyince, Peygamberimiz: “Yeni giy, hamd ederek yaşa, şehîd olarak öl!” buyurmuş (Ahmed, Müsned, 2/89), böylece Hz. Ömer’e şehâdet müjdesini de vermiş oluyordu.

Yine bir gün Efendimiz, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osmân ile birlikte Uhud Dağı’na çıkmıştı. O sırada dağ sarsılmaya başladı. Âlemlerin Efendisi ayağıyla yere vurup şöyle buyurdu: “Sâkin ol ey Uhud! Senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd vardır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6; Tirmizî, Menâkıb, 18)

Bu hadisler, aynı zamanda Peygamber efendimizin gelecekten verdiği haberlerden olup, onun Allah’ın Elçisi olduğunun delillerindendir.

Rasûlullâh Efendimiz, her müslümanın şehîdliği arzu etmesi gerektiğine işâret ederek şöyle buyurmuştur:

“Allâh Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehîdlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile, Allâh ona şehîdlik mertebesini ihsân eder.” (Müslim, İmâre, 157; Nesâî, Cihâd, 36)

“Şehîdliği gönülden arzu eden bir kimse, şehîd olmasa bile sevâbına nâil olur.” (Müslim, İmâre, 156)

Bununla birlikte Allâh Rasûlü bir kısım insanları da şehîd hükmünde kabûl etmiştir:

"Allâh yolunda öldürülen şehîddir; Allâh yolunda ölen şehîddir; bulaşıcı hastalıktan ölen şehîddir; ishalden ölen şehîddir; boğularak ölen şehîddir.” (Müslim, İmâre, 165; İbn-i Mâce, Cihâd, 17)

"Malı, kanı, dîni ve âilesi uğrunda öldürülen şehîddir". (bk. Buhârî, Mezâlim, 33; Müslim, Îman, 226; Ebû Dâvûd, Sünnet, 28-29; Tirmizî, Diyât, 21)

Şehîd olmak, hakîkatte ölmek değil, bizim farkına varamadığımız bir hayat keyfiyeti içinde ebedî nîmetlere mazhar olmaktır. Bu bakımdan Allâh Teâlâ şehîd kulları hakkında “ölü” denilmemesini emretmektedir:

“Allâh yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyiniz. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz farkında değilsiniz.” (Bakara, 2/154)

“Allâh yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar diridirler! Allâh’ın lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir hâlde Rableri yanında rızıklara nâil olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehîd kardeşlerine de hiçbir keder ve korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allâh’tan olan bir nîmeti, bolluğu ve Allâh’ın, mü’minlerin ecrini zâyî etmeyeceğini müjdelerler.” (Âl-i İmrân, 3/169-171)

Bu bilgiler sorularlaislamiyet.com sitesinden alınmıştır.

Mezar taşına yazı yazmak caiz mi?


Ölen kişinin defnedildiği yerin kaybolmasını önlemek için, israfa varmamak şartıyla basit bir mezar yaptırılmasında dinen bir sakınca yoktur. Buna karşılık, kabirlerin yükseltilmesi, üzerine kubbeli binalar yapılması, taşına övücü veya kaderden şikayet edici sözler yazılması dinimizce yasaklanmıştır. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) kabirler üzerine bina yapmayı onları çiğnemeyi ve üzerlerine yazı yazmayı yasaklamıştır (İbn Mace, Cenaiz, 58).

Ayrıca mezar için yapılan harcamaların, ölü ve diri için hiçbir yararı bulunmadığından, büyük masraflar yaparak mezar yaptırmak israftır, israf ise haramdır.
Bu bilgiler Diyanet İşleri Başkalığı'nın sitesinden alınmıştır.

mezar taşına yazı yazma caiz mi, mezar taşına yazı yazma haram mı, mezar taşına güzel söz yazma, 

İdarecilere, yöneticilere sövmek caiz mi?

Ebu Ümame'den (ra) nakledildiğine göre; Eimmeye(müslümanları yönetenlere) sövmeyiniz, onların ıslah olmaları için (ALLAH'a) dua ediniz. Çünkü onların ıslah olmaları, sizin ıslahınızdır. (Taberani, el-Mu'cemu'l-Evsat, II, 169, Hadis No: 1606.)
Müslümanlar, nerede olursa olsun İslamiyeti yaşamakla görevlidir. Müslüman yöneticilerin İslamiyete aykırı olmayan emir ve yasaklarına uymak durumundadırlar. Hadiste geçen "Islah olmaları için dua ediniz." ifadeleri, İslamiyete aykırı tutum ve davranışları olursa, onların bu hatalarından dönmeleri ve sonuçlarını düzeltmeleri için Allah'a dua ediniz anlamındadır. "Onların ıslahı, sizin ıslahınızdır" demek ise şöyle izah edilebilir: idareciler İslam dininin temel emir ve yasaklarının dışına çıkarak hata yaptıklarında bunun etkisi halkın üzerinde görülecektir. Yani halk arasında sıkıntılar ve bozgunculuklar baş gösterebilecektir. Ama halkın Hakk'a duasıyla yöneticiler bu hatalardan dönerler ve kendilerini düzeltirlerse, bu sayede halk da bozgunculuğa, fesada ve sıkıntıya maruz kalmaktan kurtulur. 
Bu bilgiler Diyanet İşleri Başkalığı'nın sitesinden alınmıştır.

ALLAH'a ve dinine küfür edenin hükmü nedir?

Allah'a, Peygamberlerine, Kur'an-ı Kerim'e, din ve imana, -haşa- küfr etmek, sövmek, ihanette bulunmak veya bunlardan birini hafife almak küfürdür.

  Böyle bir söz ve davranışta bulunan kimsenin derhal tevbe istiğfarda bulunup nikahlarını yenilemeleri gerekir.

Şayet Allah'a yapılan küfür, inançsızlık nedeniyle değil de dil alışkanlığı sebebiyle öfke anında ortaya çıkmışsa, bu sözünüzle dinden çıkılmadığı gibi, eşler arasındaki nikah da bozulmaz. Çünkü burada maksat dini değerlere küfretmek olmadığı gibi söyleniş anı da sağlıklı düşünmeyi ortadan kaldırmış olma ihtimali taşımaktadır. Ancak Allah'a, Peygamberlerine, Kur'an-ı Kerim'e, din ve imana, -haşa- küfr etmek, sövmek, ihanette bulunmak veya bunlardan birini hafife alan kişinin derhal tevbe ve istiğfarda bulunması ve tekrar böyle büyük bir hataya düşmemesi gerekir. Bir müslümanın dine sövmesi asla caiz değildir.  Konunun detayına gelince; Elfaz-ı küfür, Hz. Peygamberin getirdiği vahyi ve buna bağlı olarak ortaya konan hükümleri alaya almak, küçümsemek ve sövmekle meydana gelir. Bunu yapan bir kimse küfre düşer ve dinden çıkmış olur. Ancak alimler elfaz-ı küfrü kullanan kişinin dinen mükellef olmasını, sarhoşluk ve uyku halinde bulunmamasını, küfür lafzını bir zorlama olmadan isteyerek ve kasten kullanmış olmasını şart koşarlar. Alimlerin çoğunluğu, söylediği sözün küfre götürdüğünü bilmeyen ve elfaz-ı küfrü hata sonucu telaffuz eden kimsenin kafir olamayacağı görüşünde birleşmişlerdir. Bu itibarla öfke halinde söylenen elfaz-ı küfür lafızları sarhoşken söylenen sözler gibi kabul edilmez. İmam Şafi ve İmam Ahmed’in bir rivayete göre sarhoşluğu mazeret saymamaları dikkate alınırsa bu sözlerin kızgınlık anında söylenmiş olması da bir mazeret olarak kabul edilemez.  Bir kimsenin süreklilik arz etmeden kızgınlık anında elfaz-ı küfrü telaffuz etmesi küfrü gerektirmekle birlikte, yaptığı hatanın büyüklüğünü anlayarak anında tövbe ve istiğfar etmelidir.  Bu konuyla ilgili olarak Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nin “ELFAZ-I KÜFÜR" maddesine (c. 11, s.26) bakılabilir.  
Bu bilgiler Diyanet İşleri Başkalığı'nın sitesinden alınmıştır.

Kertenkele öldürmek sevap mıdır?

 Esasen zarar vermeyen hiç bir canlı öldürülemez. Öldürülmesi caiz olanlar ise, zararlı olan ve bu zararından başka türlü kurtulma imkanı olmayan hayvanlardır. Bu tür hayvanları da öldürmeden ve kendilerine eziyet vermeden zararından kurtulmanın yollarını aramak gerekir. Ancak kendilerinden kurtulma imkanı kalmamış ve öldürmekten başka çare de yoksa öldürülür. Bazı hallerde kertenkeleler özellikle de zehirli olanlar, evlere girip insanlara, eşyalarına ve yiyeceklerine zarar verirlerdi. Bunu önlemek için öldürülmeleri bazı hadislerde emredilmiştir. Yoksa durup dururken hiç bir canlı öldürülmez. Bu hadisi şerifte öldürülmesi istenen kertenkele, Arapça "vezağa" adı verilen bir kertenkele çeşididir. Bu kertenkele, kertenkelenin zehirli ve zararlı bir cinsidir. Hadiste öldürülmesi gereken bu hayvanların, öldürülürken fazla can acısı duymamaları için tek vuruşta öldürülmeleri istenmiştir.

Konuyla ilgili geniş bilgi için Prof. Dr. M.Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Doç Dr. Raşit Küçük tarafından yazılanan "Riyazü's-Salihin Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri" (VII, 556 No:1867 ) isimli esere müracaat edebilirsiniz  
Bu bilgiler Diyanet İşleri Başkalığı'nın sitesinden alınmıştır.

Kâfirlerin hakkı yenilebilir mi? Onlara zulum edilebilir mi?


Kul Hakkı: Kul hakkı ihlali kavramı müslüman olsun gayri müslim olsun tüm insanları içerir. Hak kavramının içeriği evrenseldir. 

Nitekim:  Hz. Peygamber (s.a.s.), üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. Bunun yapılmaması durumunda haksızlık yapan kişinin salih amellerinin, haksızlığı ölçüsünde alınarakhak sahibine verileceğini, eğer verilecek salih amel bulunamazsa o zaman da mazlumun günahlarının zalime yükleneceğini belirtir (Buhari, Mezalim, 10). Yine Peygamberimiz (s.a.s.), imkanı olduğu halde zamanı gelmiş bir borcu ödemeyenlerin kul hakkını ihlal ettiğini şöyle ifade eder: “Ödeme gücü olan zengin kişinin, ödemeyi ertelemesi zulümdür” (Buhari, Havale, 1). Görüldüğü üzere kul hakkı, kişinin Cennet ya da Cehennem’e gidişinde önemli ölçüde belirleyici bir rol oynamaktadır. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebali vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. hak sahibi,hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir. Çünkü ilahi adalet, bunu gerektirir. Veda hutbesinde Rasulüllah (s.a.s.) “Ey insanlar, sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır (dokunulmazdır)” (Buhari, Hacc, 132) buyurmuştur. Buna göre, gasp, hırsızlık veya izinsiz alma gibi yollarla elde edilen haram para veya mal, sahipleri biliniyor ise kendilerine yahut mirasçılarına, bilinmiyor ise fakirlere veya hayır kurumlarına onların namına sadaka olarak verilmelidir. Ayrıca, yapılan bu kusurlardan dolayı da Allah’tan af ve mağfiret dilenmelidir. Mal ya da darp gibi şeylerle ilgili olmayan gıybet, bühtan gibi hak ihlallerinde en doğrusu, hak sahibine durumu anlatıp helalleşmek olmakla beraber, her zaman bu şartı yerine getirmek mümkün olmadığından ya da insanlar bundan çekindiklerinden, kendi adına tövbe edip, hak sahibi namına da istiğfar etmek, dua etmek ya da hayır hasenat yaparak sevabını ona bağışlamak, bu tür hak ihlallerine keffaret olur (Maverdi, el-Havi, I, 107; İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, I, 113).
Bu bilgiler Diyanet İşleri Başkalığı'nın sitesinden alınmıştır.

28 Temmuz 2013 Pazar

Ameller niyetlere göredir hadis-i şerifini nasıl anlamalıyız?



Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti ALLAH’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da ALLAH’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”

Açıklama: “Yapılan işler niyetlere göre değerlenir” hadisi, insanın kazanacağı sevap ve günahlar ile yakından ilgili ve son derece önemlidir. Ahmed İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Dârekutnî gibi büyük âlimler, bu hadisle, İslâmiyet’in üçte birini anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. İmâm Şâfiî, bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmâm Buhârî ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisle başlamalarını tavsiye etmiştir.
Şimdi niyetin ne olduğunu görelim:
Niyet, bir işi ALLAH rızâsı için yapmayı kalbden geçirmektir.
İş ya kalble, ya dille veya diğer organlarla yapılır.
Kalbimizle yaptığımız işler, niyet ve düşüncelerimizdir.
Dilimizle yaptıklarımız konuşmalarımızdır.
Organlarımızla yaptığımız işler de fiil ve davranışlarımızdır. Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet bazan başlı başına bir ibadet olur.
Ameller yâni yapılan işler niyete göre değer kazanır sözü, çoğu zaman organlarımızla yaptığımız işleri kapsar. Yoldaki bir taşı, insanlara zarar vermesin düşüncesiyle ve sevap kazanmak ümidiyle kaldırıp atmak bir ibadet sayılır. Birinin malını meşrû olmayan yollardan elde etmeye karar vermişken, ALLAH korkusuyla bu düşünceden vazgeçmek de aynı şekilde sevap kazanmaya vesile olur.
Kalbden geçen düşünceler, iyi niyete dayandığı zaman ALLAH katında değer kazanır. Bu esnada kalbin uyanık ve şuurlu olması gerekir.
Dil bir şeye niyet ederken kalb bu düşünceye katılmazsa, niyet makbul olmaz. 7. hadîs-i şerîfte görüleceği üzere ALLAH Teâlâ bizim şeklimize, kalıbımıza değil, kalblerimize bakar, niyetlerimize değer verir.
Abdullah İbni Ömer’in âlim ve zâhid oğlu Medine’nin yedi fakihinden biri olan Sâlim, halife Ömer İbni Abdülazîz’e yazdığı mektupta şöyle demişti:
“Şunu iyi bil ki, ALLAH Teâlâ’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, ALLAH’ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, ALLAH’ın yardımı da o kadar azalır.”
Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine göre alması şu gerçeği vurguluyor: Yapılan bir ibadet ve herkesin takdirini kazanan bir hizmet görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel hizmetin samimi bir niyetle ve sadece ALLAH’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılması şarttır. İnsanların takdir ve teveccühünü kazanmak veya hem ALLAH rızasını hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin ALLAH katında hiçbir kıymeti yoktur. Yapılan işleri ALLAH katında değerli kılan bizim ihlâs ve samimiyetimiz, yani o işleri sadece ALLAH rızası için yapmış olmamızdır. Meselâ insanlar beni görsün ve takdir etsin diye namaz kılmak, zekât vermek şirk derecesinde büyük bir günahtır. Fakat gösterişi aklından geçirmeyen bir mü’minin, başkalarını o ibadeti yapmaya teşvik etmek niyetiyle herkesin göreceği bir yerde namaz kılıp zekât vermesi faziletli bir davranıştır. Böyle bir mü’min hem görevini yapmış hem de iyi niyetinden dolayı ayrıca sevap kazanmış olur.
İyi niyete dayanmayan, sadece gösteriş için yapılan ibadetlerin ve güzel davranışların ALLAH katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber Efendimiz ibretli bir misâlle ortaya koymuştur. Bu hadîs-i şerîfe göre kıyamet gününde ilk defa bir şehid hakkında hüküm verilecek. ALLAH Teâlâ ona ne yaptığını sorduğunda:
— Senin uğrunda çarpıştım, şehid edildim, diyecek. Fakat Cenâb-ı Hak ona:
— Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
 Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.
— İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızânı kazanmak için Kur’an okudum, diyecek. ALLAH Teâlâ ona:
— Yalan söyledin. İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’an’ı ise, güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Hadîs-i şerîfin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını ALLAH rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, “cömert adam” desinler diye malını sarfettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir (Müslim, İmâre 152).
Bu niyet hadisinden şöyle bir sonuç da çıkmaktadır:
Aslında ibadet olmayan bazı işler, iyi niyetle yapıldığı takdirde ibadete dönüşebilir. Meselâ yemek yiyen kimse, bu gıdalardan elde edeceği kuvvetle ibadet edeceğini düşünürse, yemek yerken bile sevap kazanmış olur. Normal ticaretini yapan kimse, işini en iyi şekilde yaparak insanlara hizmet etmeyi, onları aldatmamayı düşünürse, hem para hem de sevap kazanabilir.
Hadîs-i şerîfimizde “Kimin niyeti ALLAH’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da ALLAH’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır” buyuruluyor.Hicret, bir şeyi terketmek demektir. ALLAH Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri terkedip yapmamak da genel mânâda hicret sayılmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz:
“Muhâcir, ALLAH’ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir” buyurur (bk. 1569 nolu hadis).
Hadiste sözü edilen hicretten maksat, kâfirlerin elinde bulunan vatanı bırakıp İslâm yurduna göçmek demektir. Hz. Peygamber ile ashâbı, Mekke’den Medine’ye bu maksatla göçmüşlerdir. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in söylemek istediği şudur:
Bir adam hicret ederken dünyevî bir çıkar düşünmemiş, sadece ALLAH’ın rızasını kazanmayı ve Resûlullah’ı hoşnut etmeyi hedef almışsa, hicreti makbûl olmuştur; ALLAH ve Resûlü’ne hicret etme sevabını elde etmiştir. Kim de hicret ediyor görünse bile, aslında bir dünyalık elde etme veya bir kadınla evlenme arzusuyla yola çıkmışsa, onun hicreti makbul sayılmaz ve hiçbir sevap kazanamaz. Bu gerçeği ALLAH Teâlâ şöyle belirtmiştir:
“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun âhirette bir nasibi olmaz” [Şûrâ sûresi (42), 20].
Bu hadîs-i şerîfin söylenmesine şöyle bir olayın sebep olduğu anlatılır:
Sahâbîlerden biri, Ümmü Kays adlı bir hanımla evlenmek ister. Fakat o günlerde Ümmü Kays Medine’ye hicret etmeyi düşünmektedir. Kendisiyle evlenmek isteyen sahâbîye, niyeti ciddî ise Medine’ye hicret etmeyi ve orada evlenmeyi teklif eder. Mekke’deki kurulu düzenini terketmeyi henüz düşünmeyen o sahâbî Ümmü Kays’la evlenmek arzusuyla Medine’ye hicret etmek zorunda kalır. Bu durumu bilen sahâbîler, Ümmü Kays’ın muhâciri anlamında “Muhâciru Ümmü Kays” diye takıldıkları o zâtın, hicret sevabı kazanıp kazanmadığını tartışmaya başlarlar. İşte o zaman Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şerîfle meseleye açıklık getirerek herkesin niyetine göre sevap kazanacağını belirtir.
Hadisten Öğrendiklerimiz:
1. Yapılan işlerden sevap kazanabilmek için o işlere iyi niyetle başlamak gerekir.
2. Niyetin kalben yapılması önemli olduğu için, bunu ayrıca dille söylemek şart değildir.
3. ALLAH rızası gözetilmeden yapılan işlerden sevap kazanılamaz.
4. İnsan göründüğü gibi olmalı, dünyevî bir çıkar için dini kullanmamalıdır.
5. İhlâs, niyet sağlamlığı demektir.

(Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1, Îmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu’l-ensâr 45, İtk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60; Talâk 24, Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26)
Mü’minlerin emîri Ebû Hafs Ömer ibni Hattâb radıyallahu anh rivayet etmiştir.
Riyazü's Salihin - İmam Nevevi 
Tercüme ve Şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Yrd. Doç. Dr. Raşit Küçük