4 Temmuz 2013 Perşembe

Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçı olarak gelecektir


Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu;
“Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçı olarak gelecektir”
(Müslim, Müsâfirîn 252. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned,V, 249, 251)
Ebû Ümâme radıyallahu anh rivayet etmiştir

Açıklama: Hadis kitaplarımızın birçoğunda Kitâbü’l-fezâil bölümleri yer alır. Kur’an’ın faziletlerine  ya bu kitapların içinde veya başlı başına müstakil bir bölüm halinde yer verilir. Buralarda genel olarak Kur’an’ın faziletleri, özel olarak da Kur’an’ın bazı sûre ve âyetlerinin faziletleriyle ilgili hadis ve haberler ele alınır. Daha sonraki dönemlerde Kur’ân-ı Kerîm’in faziletlerini konu alan birçok eser meydana getirilmiştir. Bu eserler, tasnif dönemi eserleri gibi sadece konuyla ilgili hadisleri ihtiva eden kitaplar  değil, Kur’an ve Sünnet’ten hareketle bu yöndeki görüş ve düşünce farklılıklarını, bu görüş ve düşüncelerin dayandığı esasları, işin itikadî, ilmî ve fikrî boyutunu etraflıca ele alan kitaplardır.
Fazîlet, bir şeyin taşıdığı seçkin ve kıymetli özellikler sebebiyle başka bir şeye üstün olmasıdır. Fazîlet, hayır olan ve övülen bir özelliktir; noksanlığın karşıtı olup kemâli ifade eder. Fazîlet Arap dilinde ilimlerle, yani bilgi alanlarıyla, ibadetler, ameller yani davranışlarla veya ahlâkî niteliklerle ilgili olarak kullanılır. Bir ilim diğerinden veya bir âlim başkasından daha fazîletli olabilir. Bir amel, bir ibadet, bir davranışın da aynı şekilde benzerlerinden daha üstün, daha faziletli kabul edildiği vâkidir. Ahlâkî hasletler de kendi aralarında bir derecelendirmeye tâbi tutulabilirler. Bunların her birinin Kur’an ve Sünnet’te örneklerini görmek mümkündür.
Kur’an’daki bir sûre veya âyetin yine Kur’an’daki başka bir sûre ve âyetten daha faziletli olup olmayacağı, ulemâ arasında görüş ayrılıklarına sebep olmuştur. İmam Ebü’l-Hasen el-Eş’arî, Kâdî Ebû Bekir el-Bâkıllânî ve İbni Hibbân gibi kelâm âlimleri  böyle bir şeyin olamayacağı kanaatindedir. Çünkü bilindiği gibi Kur’an’ın tamamı ALLAH kelâmıdır. Bir sûre veya âyet diğerinden daha fazîletlidir denilirse, mukâbilinin noksan olması gibi bir sonuç  ortaya çıkar ki, bu doğru bir düşünce olarak kabul edilemez. Fakat İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu, bir sûrenin başka bir sûreden, bir âyetin de diğer bir âyetten üstün olmasının câiz olduğu görüşünü benimserler. Çünkü bu konuda yoruma ihtiyaç hissettirmeyecek kadar açık naslar bulunduğunu ileri sürerler. Bu kadar çok sahih rivâyet ortada dururken, konu hakkında ihtilaf etmenin bile doğru olmadığını ifade ederler. İmam Kurtubî, doğru düşüncenin bu sonuncu görüş olduğunu söyler.
İmam Gazzâlî de, Kur’an kendisine inmiş olan Resûl-i Ekrem’in bunu ifade ettiğini belirterek, bazı sûrelerin başka sûrelerden, bazı âyetlerin de başka âyetlerden daha üstün sayılması konusunda ihtilâf edecek bir durum olmadığını açıklar. Bunun bir de misâlini verir ve benzer hadislerin pek çok olduğunu söyler. Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Yâsin sûresi Kur’an’ın kalbidir, Fâtiha sûresi Kur’an sûrelerinin en faziletlisidir,Âyetü’l-kürsî Kur’an âyetlerinin efendisidir, Kul hüvellahü ahad sûresi Kur’an’ınüçte birine denktir” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned,V, 26). Fazîlet, bir şeyin mükâfatının büyüklüğü, nefsi etkilemesi itibariyle sevabının kat kat çok olması, insanda ALLAH korkusu, saygısı ve tefekkürü uyandırmasıyla ölçülür. Daha anlaşılır tarzda ifade edecek olursak, meselâ Âyetü’l-kürsî, Haşr sûresinin son tarafı ve İhlâs sûresinde bulunan ALLAH’ın varlığına, birliğine, vahdâniyet esaslarına ve Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarına delâlet eden özellikler, Tebbet sûresinde yoktur. Şu halde Kur’an’dan bir sûre veya âyetin yine Kur’an’dan bir başka sûre ve âyete üstünlüğü, ifâde ettikleri derinlikli mânalar ve muhtevâları ile alâkalıdır. 
Fazilet kavramıyla ilgili bu açıklamalardan sonra Ebû Ümâme’nin rivayet ettiği hadisimize geçebiliriz. İmam Nevevî’nin buraya aldığı kısım, hadisin sadece ilk cümlesi olup, devamında Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okumanın fazilet ve mükafatı anlatılır. Kur’an’ı okuma emri, orada hazır bulunan bütün ashâba, dolayısıyla bütün ümmete bir tâlimat niteliği taşır. Kur’an’ı okumakta aslolan onu anlamak, ilmine, bilgisine ve mantığına sahip olmaksa da, sadece metnini okumak dahi bir ibâdet olup, pek çok sevabının olduğu Resûl-i Ekrem’in hadislerinde beyan buyurulur. Çünkü Kur’an ALLAH kelâmıdır; onu okuyan ALLAH’la konuşuyor hükmündedir ki, bunu önemsememek söz konusu olamaz. Ayrıca her insanın onu gerektiği şekilde anlaması, ilim ve bilgisine vâkıf olması, ondan birtakım istinbat ve istihraclarda bulunabilmesi mümkün olamaz. O halde böyle olanlar Kur’an okumasınlar demek ilâhî hakîkate aykırı bir davranış olur. Zira herkesi âlim yapmamız, herkese dilin inceliklerini kavrayacak derecede Arapça öğretmemiz söz konusu olamaz. O halde insanlardan pek çoğu sadece Kur’an’ı okuyarak sevaba nâil olurken, tarih boyunca sayıları insanoğlunun nüfusuna kıyasla çok fazla olmayan alimler sınıfı da onun ilmini yapar ve bu sayede insanların büyük çoğunluğu hayatta nasıl bir yol izleyeceklerini onlardan öğrenmiş olurlar.
Kur’an’ın  kıyamet gününde şefaatçi olarak gelmesi, onun emirlerini ve nehiylerini yerine getiren kimselere ALLAH’ın rahmeti ve merhametiyle muamelede bulunmasıdır. Kur’an’ı ibadet kastıyla, hayrını ve bereketini umarak okumak da sevabı ve mükâfatı olan güzel amellerden biridir. Kur’an, kendisini okuyana ve hükmüyle amel edene lehte şahitlik edecek ve o kişinin günahlarının  affı için ALLAH’la o kul arasında aracılık yapacaktır. İşte bu aracılık şefaattir. Bazı âlimler, Kur’an’ın kıyamet gününde bir şekle bürünmüş olarak geleceğini ve ALLAH’ın kulların amellerini de hayrı ve şerriyle bir şekle ve ölçüye büründüreceğini ve bunun mîzan denilen amellerin ölçüleceği teraziye konulacağını, insanların da bunu göreceğini söylemişlerdir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Kur’an tilâveti faziletli amellerden biridir.
2. Kur’an okumaktan maksat, öncelikle onun emir ve nehiylerine uymaktır. Fakat sadece  okumanın da sevabı ve mükâfatı vardır.
3. Kur’an kendisiyle amel edenlere ve inanarak ibadet kastıyla okuyanlara kıyamet gününde şefaatçi olacaktır.

Riyazü's Salihin - İmam Nevevi Tercüme ve Şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Yrd. Doç. Dr. Raşit Küçük


3 Temmuz 2013 Çarşamba

Anne ve babaya her zaman iyi davranmak



Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Anne ve babasına veya onlardan sadece birine yaşlılık günlerinde yetişip de cennete giremeyen kimse perişan olsun, perişan olsun, perişan olsun”
(Müslim, Birr 9, 10)
Ebû Hüreyre radıyallahu anh rivayet etmiştir

Açıklama: Anne ve baba hangi yaşta bulunursa bulunsun, evlâdın onlara karşı görevlerini yapması gerekir.
Anne, baba varlıklı olabilir; evlâdının parasına puluna ihtiyaç duymayabilir. Hatta kendilerine bakan, işlerini gören hizmetkârları da bulunabilir. Bu durumda evlâda düşen görev, onların gönlünü almak; isteklerini yerine getirmektir. Çünkü paranın herşeye gücü yetmez. Sevgi dolu bir bakış, candan bir davranış, muhabbetle kucaklayış parayla alınabilecek şeyler değildir.
Hadisimizde hayırsız bir evladın acıklı âkıbetinden söz edilmektedir. Anne ve babasının veya onlardan birinin ihtiyarlık zamanına yetişip de kendilerine evlâtlık vazifesini yapamadığı için cennete giremeyen bir zavallının acıklı sonu anlatılmaktadır. Böylesi bir kimse anne ve babasına veya onlardan birine şefkat ve merhamet göstermediği, elindeki imkânı onlarla paylaşmadığı için ALLAH Teâlâ’nın merhametini kaybetmiş, sonuç itibariyle zillete ve sıkıntıya düşmeyi, perişan olup gitmeyi haketmiştir.
Evlât çocukluk günlerinde güçsüzdü. Ne karnını doyurabilmek için parası, ne de yiyeceklerini ağzına götürebilecek idrâki ve kuvveti vardı. Anne ve baba sâyesinde büyüdü, gelişti, iş güç sahibi oldu. Şimdi evlat güçlendi; fakat ilâhî takdirin gereği, bu defa anne ve baba güçsüz kaldı. Sadece güçsüz kalmadı; tıpkı o evlâdın idrâkten ve anlayıştan yoksun olduğu günlerdeki gibi idrâkleri zayıfladı; büsbütün çocuklaştılar.
Anne ve babası veya onlardan sadece biri bu durumda olan evlât, vaktiyle onların kendisine gösterdiği anlayışın yarısı kadar hoşgörülü olsaydı, şüphesiz ondan hem anne ve babası, hem de ALLAH Teâlâ râzı olacaktı. Ne yazıkki evlâdın anlayışlı olmaması ve bu sebeple görevini lâyıkıyla yapmaması, ona, ayağına kadar gelmiş olan cenneti kaybettirdi.
Şayet kendisinden bahsettiğimiz kimse iyi bir evlat olsaydı, nice sıkıntılarına katlanarak kendisini yetiştirenlere vefa borcunu öder, sonra da el açıp -âyet-i kerîmede tavsiye edildiği üzere- şöyle niyâz ederdi:
“Rabbim! Onlar beni küçüklüğümde nasıl koruyarak büyüttülerse, şimdi sen de onlara öyle merhamet et!” [İsrâ sûresi (17), 24].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Anne ve baba hangi yaşta olursa olsun, onlara iyilik etmelidir.
2. Yaşlandıkları zaman yardıma ve himâyeye daha çok muhtaç oldukları için kendilerini dâimâ kollayıp gözetmelidir.
3. Anne ve babaya karşı gelmek, onlara fena davranmak, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını çekecek büyük günahlardan biridir.


Riyazü's Salihin - İmam Nevevi Tercüme ve Şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Yrd. Doç. Dr. Raşit Küçük

Sigara içmek caiz midir?


Öncelikle belirtmek gerekir ki, eğer yazının tamamını okumassanız yanlış anlar, yanlış şeyler yaparsınız.



Sigara veya tütün Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz veya müctehid imamlar döneminde bulunmadığı için, hakkında âyet-i kerime, hadis-i şerif veya müctehidlerin bir sözü yoktur.

Bu bakımdan sigara hakkında, ortaya çıkışından bu yana fukahanın: Mubah, mekruh ve haram şeklinde farklı görüşleri olmuştur. Sigaranın mubah olduğunu söyleyen fukaha: “Eşyada aslolan ibaha yani mubah olmakdır.” genel kaidesinden hareket ederek, haram olduğuna dair delil olmadıkça da mekruhtur hükmünü de veremeyeceklerini belirtmişlerdir. Mekruh olduğunu söyleyenler ise kokusunun rahatsız edici olduğunu belirterek soğan ve sarımsak hükmünü vermektedirler. Ayrıca sigaranın bid'at olduğunu söylemektedirler.Sigaraya haram diyenler de: Sigaranın zararlı olduğunu belirtmişlerdir.

Çünkü doyduktan sonra yenen yemeğin zarar vereceği galibi zan ile tahmin edilirse, yemeğin haram olduğu kayıt altına alınmıştır. İçmek de aynı hükme tabi kılınmıştır.1

Doyduktan sonra zarar görecek kadar yemek ve içmek fıkıh kitaplarımızda haramdır diye izah edilirken, bedenin zararı gözönünde bulundurulmaktadır. Zararı az olacaksa mekruh olur, denmektedir.

Yani hükmü belirleyen illet zarar olmaktadır. Sigaranın zararı ise artık tartışmasızdır. Eski ulema bunu tartışmıştır. Çünkü sigaranın zararı o zaman kesin olarak bilinmiyordu. Bu sebeple kesin hüküm verilememiştir. Ama yemesi ve içmesi bedene zarar veren şeylerin haram olduğunu ifade eden hükmün illetini belirleyici kaideler vardır.2

Bütün bu hükümler ve ulemanın ihtilafı sigaranın zararlarının henüz ne derece büyük olduğunu ilmin keşfedemediği zamanlarda verilen hükümlerdir. Zamanında tıbbın verdiği ölçülerle kimi zararlı, kimi zararsız, kimi vücudu gevşeten bir madde olarak bakmışlar ve ona göre değerlendirip hüküm vermişlerdir.Ama artık gelişen ilim, sigaranın insan vücuduna verdiği zararın ne derece büyük olduğunu tespit etmiş ve günümüz ulemasına bunu ispat etmiştir. Artık geçmişte olduğu gibi sigaranın zararlı olup olmadığı tartışması yoktur. Sigara tartışmasız olarak zararlıdır. Hiç kimse onun faydasından bahsetmemektedir.

Bu bakımdan sigaranın haram olduğunu söyleyen fukahanın görüşleri kulak ardı edilmemelidir. Çünkü sigara vücuda kesin olarak zararlıdır. Din, vücuda zarar vermeyi ve genel olarak zararı reddeder. Sigara ayrıca israftır, israfın haram olduğunu bilmeyen yoktur. Bütün bunların yanı sıra sigara sadece içeni değil, çevresindeki insanları da rahatsız eder. Bu bakımdan sigaranın haram olduğunu ileri sürenlerin delilleri oldukça kuvvetlidir. Şöyle ki:

1- Yenmesi ve içilmesi kesin olarak vücuda zarar veren şeylerin yenmesi ve içilmesi haramdır. Sigaranın zararı ise kesindir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“... Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız...”3 
“... kendinizi öldürmeyiniz...”4 

Ubade b. Samit (R.A.) den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: 
“ Zarara sokmak ve zarara karşı intikam almak yoktur.”5 Diye hüküm buyurmuşlardır.

Sigara hem içene ve hem de yakınında bulunanlara zarar vermektedir. Sigara kişinin kendisini tehlikeye atmasıdır ki bırakmak isteyen tiryaki yok gibidir.

2- Kur'an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizden 
“…Habis yani pis şeyleri haram kılar…”6 diye bahsedilmektedir. Sigaranın habis olduğu, tayyibat yani temiz şeylerden olmadığı kesindir. Çünkü sigara nefeste, ağızda pis bir koku, parmaklarda kir, sakal ve bıyıklarda sarartı meydana getirir.

3- Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sarhoş eden ve keyif verip vücudu gevşeten her şeyi yasaklaması da ayrıca sigara aleyhinde bir delildir. Ümmü Seleme (R.Anha) validemizden rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: Sarhoş eden ve uyuşukluk veren her şeyden nehyetmiş yani yasaklamıştır.”7

Hadis-i şerifin metninde geçen “müftir”: İçildiği zaman, azaya gevşeklik, kırgınlık ve uyuşukluk, zayıflık veren her şey, demektir.8

4- Bedene bir yararı olmadığı gibi, zararı da açık olan sigara aynı zamanda kişi ve aile bütçesi için bir israftır. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: 
“Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz...”9 
“…Gereksiz yerde saçıp savurma! Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar şeytan ise rabbine karşı çok nankördür.”10 

Bütün bunlardan sonra sigaraya mubahtır, hükmünü vermek kolay değildir. Sigara için verilecek en hafif hüküm tahrimen mekruh hükmüdür ki bu hüküm haram diye kesin hüküm verilemediğinde ortaya çıkar. Tahrimen mekruh harama yakın mekruhtur.

Fakat sigara, içenin kendisine, malına veyahut hem kendisine ve hem de malına zarar getirmesi, aile efradının bir takım mahrumiyetlerine sebep olması, üzerine nafakası vacip olan kimsenin bu nafakayı sigaraya harcamasıyla zor ve güç durumlara düşmesi durumlarda haram olur.

Bu bakımdan fukaha sigara içiminin ve satışının men edilmesi fetvasını vermişlerdir.11

dipnot
(1) İbn-i Abidin, 5/296.
(2) lbn-iAbidin,5/406.
(3) Bakara Sûresi: 195.
(4) Nisa Sûresi: 29
(5) İbn-i Mace, Ahkâm: 17, A.b. Hanbel, 5/327, Muvatta, Akziye: 31.
(6) Araf Sûresi: 157. 
(7) Ebu Davud, Eşribe: 5.
(8) İbnu'1-Esir, en-Nihaye, 3/408.
(9) Araf Sûresi: 31.
(10)İsrâ Sûresi: 26-27.
(11)İbn-i Abidin, 5/406

Selam Ve Dua ile
Mehmet Talu Hocaefendi

sigara haram mı
sigara caiz midir

2 Temmuz 2013 Salı

Ramazan orucunu tutmanın fazileti


Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu;
"Kim, faziletine inanarak ve karşılığını ALLAH'tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."
(Buhârî, Îmân 28, Savm 6; Müslim, Sıyâm 203, Müsâfirîn 175. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 1, Savm 57; Tirmizî, Savm 1, Cennet 4; Nesâî, Sıyâm 39; İbni Mâce, İkâmet 173, Sıyâm 2, 33)

Açıklama: Amel ve ibadetlerin makbul olabilmesi için iki önemli şart vardır. Bunlardan birincisi ALLAH'a iman; ikincisi, ihlâs ve samimiyet. Yani bir işi ALLAH rızâsını gözeterek, karşılığını sadece ALLAH'tan bekleyerek yapmak, riyâ ve gösterişe kaçmamak. Bu iki husus hadisimizde iman ve ihtisab kelimeleriyle ifade buyurulmuştur.
“İnsan, inanmadan nasıl ibadet eder?” diye bir soru akla gelebilir. Doğrudur. Ne var ki, gerçekten inanmadığı halde inanmış görünüp şu veya bu gerekçeyle birtakım güzel işler ve ibadetler yapanların varlığı da bir gerçektir. Öte yandan insan, bir şeyin hak ve doğru olduğuna inanır ve yapar. Fakat ihlâs ve samimiyetle değil, riyâ, gösteriş, korku, itibar vs. gibi birtakım geçici gerekçelerle yapar. Bu tür davranışlar her ne kadar ibadet ve iyilik gibi görünse de, onları işleyeni maksadına ulaştırıcı nitelik ve kıvama sahip değildir. Daha açık bir ifadeyle bu davranışlar makbul değildir. İşte hadisimiz işin çok önemli olan bu yönüne dikkat çekmekte, ramazan orucunu, onun farziyyetine, faziletine, faydasına yürekten inanarak ve karşılığını sadece ALLAH'tan bekleyerek yani tam bir ihlâs ve samimiyetle tutan kimselerin, geçmiş günahlarından arındırılacaklarını müjdelemektedir. Âlimler "geçmiş günahları" ifadesini küçük günahlar diye yorumlamışlardır. Müellifimiz Nevevî'nin belirttiğine göre bazı fakihler, küçük günah bulunmadığı takdirde ramazan orucunun büyük günahları hafifletebileceğini söylemişlerdir.
"Kim ramazan orucunu tutarsa... "ifadesinden açıkça anlaşılacağı gibi, ramazanın tamamını tutarsa demektir. Hadisimizdeki müjde, acaba "oruç" denebilecek en az miktarı, söz gelimi, bir günü oruçlu geçiren kimse için de söz konusu mudur? Değildir. Ancak hadisimizdeki iki şarta uyarak başladığı ramazan orucuna, hastalık vs. gibi meşrû bir sebeple devam edemeyenler, başlangıçtaki niyet ve davranışları sebebiyle bu müjdeli hükme dahildirler. Ayrıca bu ve benzeri bağışlanma müjdeleri sadece günahkârlar için geçerli de sanılmamalıdır. Bağışlanacak günahı olmayan kimseler için de derecelerinin yükselmesine sebeptir. Nitekim peygamberler bu durumdadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Ramazan orucunu inanarak ve karşılığını ALLAH'tan umarak tutmak, geçmiş günahlardan arınma sebebidir.
2. ALLAH'a iman etmek ve mükâfatını O'ndan beklemek (ihtisab) her ibadetin sıhhat ve makbuliyet şartıdır.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh rivayet etmiştir
Riyazü's Salihin - İmam Nevevi Tercüme ve Şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Yrd. Doç. Dr. Raşit Küçük


Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir


Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bir adam geldi ve:
–Yâ Resûlallah! Bana, yaptığım zaman hem ALLAH’ın hem de insanların beni seveceği bir iş söyle, dedi. Bunun üzerine Resûl–i Ekrem:

“Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir, ALLAH seni sevsin; halkın elinde olandan yüz çevir, insanlar seni sevsin” buyurdu
(İbni Mâce, Zühd 1)
Ebü’l-Abbâs Sehl İbni Sa’d es-Sâidî radıyallahu anh rivayet etmiştir


Açıklama: Bir mü’min için bu dünyada en çok arzu edilen şey, önce ALLAH sonra da insanlar tarafından sevilen biri olabilmektir. İnsandaki sevilme duygusu, sevme duygusundan daha önde gelir. Kişinin ALLAH ve insanlar tarafından sevilen bir kimse olması kendi elindedir. Sahâbeden birinin Peygamber Efendimiz’e bu hususu sorması üzerine, ALLAH Resûlü kısa fakat kapsamlı bir cevapla bunun yolunu göstermiştir. Ancak Peygamberimiz’in burada verdiği cevabın, bu sevginin yegâne şartı olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz’in, herhangi bir konuda sorulan böyle sorulara muhataba göre değişen farklı cevaplar verdiği bilinmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetleri ile, Peygamberimiz’in pek çok hadislerinde ALLAH’ın kulunu sevmesinin belli başlı şartları ve belirtilerinden bahsedilir. Bu hadiste işaret edilen, dünyadan, dünyalıklardan ve insanların ellerinde bulunanlardan yüz çevirmek onlardan sadece biri, fakat en önemli sayılanıdır.
Dünya sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır. Zühd ise, dünyada nefsin hoşuna gidecek birtakım işleri yapmaya gücü yetmesine rağmen, âhireti düşünerek, ALLAH’ın azâbından korkup cennetini umarak, Cenab-ı Hak dışındaki her şeyden gönlü arındırmak nefsin  isteklerine gem vurmaktır. Bu niteliklere sahip bir kimseyi ALLAH sever. Çünkü böyle bir kimse, ALLAH’ın rızâsından başka bir şey düşünmez. Açlığını giderecek miktarda yiyecek, bedenini örtecek kadar giyecek, kendisini soğuktan ve sıcaktan koruyacak meskenle yetinen ve dünya hırsına kapılmayan insan, zühd hayatını tercih etmiş demektir. Görüldüğü gibi zâhidlik, dünyadan tamamen el etek çekmek, başkalarına muhtaç olup el açacak derecede fakir ve yoksul yaşamak anlamına gelmemektedir. Çünkü insan için elinin emeğiyle geçinmekten ve başkasına muhtaç olmamaktan daha üstün bir fazilet olmadığını bildiren de Peygamber Efendimiz’dir.
Zâhidlik, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, insan ne kadar mal ve mülke sahip olursa olsun, bunlara gönül bağlamamak ve onların sevgisini ALLAH’ın sevgisinin üzerine çıkarmamak, gerektiğinde varlığını ALLAH yolunda sarfedebilmek anlamına gelmektedir. Yine zâhidlik, başkalarının elinde bulunan mala, mülke ve dünya varlıklarının hiçbirine göz dikmemek, bunlara sahip olanlara karşı kin, hased ve kıskançlık hisleri beslememek demektir. Böyle bir kimseyi ALLAH sevdiği gibi insanlara da sevdirir. Sonuç itibariyle, kişinin ALLAH ve insanlar tarafından sevilmesinin önemli şartlarından biri zühd ehli olmasıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. ALLAH’ın sevgisini elde etmek, bir mü’minin dünyadaki en büyük arzusu olmalıdır.
2. ALLAH’ın sevgisini elde etmenin başta gelen şartlarından biri zühd hayatını benimsemektir.
3. Zühd, dünyadan tamamen el etek çekmek değil, dünya sevgisini ALLAH sevgisinin üzerine çıkarmamaktan ibarettir.
4. İnsanların sevgisine lâyık olmanın yolu, onların elinde bulunan dünyalıklara göz dikmemek, onlara karşı ihtiras ve haset sahibi olmamaktır.
5. İnsan, dünyada helâl rızık kazanmaya çalışmalı ve bütün gayretini sarfettikten sonra ALLAH’ın verdiğine râzı olup kanaat etmelidir.
6. Gerçek mü’minlerin özelliği, haramlardan sakınmak, şüphelilerden uzak durmak, ALLAH’ın verdiğine şükretmektir.

Riyazü's Salihin - İmam Nevevi Tercüme ve Şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Yrd. Doç. Dr. Raşit Küçük

Bir kimse insanlar helak oldu derse



Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu; 
"Bir kimse İnsanlar helak oldu derse, kendisi onların en ziyâde helak olanıdır." 
(Müslim, Birr 139, (2623); Muvatta, Kelam 2, (2, 989); Ebu Davud; Edeb 85, (4983)

Açıklama: İnsanlar helak oldu diyen kimse bu sözüyle başkalarını tahkir, ken­disini üstün görmeyi kastediyorsa, hadîs-i şerif onun hakkında bilittifak zemdir. Çünkü kimin kimden üstün olduğunu ancak ALLAH bilir. Fakat kendi hatalarını ve din hususunda başkalarının noksanlıklarını görerek buna üzüldüğü için söylerse zararı yoktur. Hattabî diyor ki Ha­dîsin mânâsı şudur; Bir kimse başkalarını ayıplar durur, daima kötülüklerini anar ve insanlar bozuldu, battı gibi sözler söylerse; kendisi onlardan daha ziyâde batmış, yâni onları ayıplamakla girdiği günah sebebiyle kendi hâli onlarınkinden berbâd olmuştur. Bu hal onu çok defa kendini beğenmeye, kendini başkalarından daha hayırlı görmeye sevkeder. Diğer bir açıdan baktığımızda Müslüman, sıkıntıları, kötülükleri ve belaları sayma uzmanı değildir. Bilakis Müslüman, ölürken hatta kıyamet koparken bile elindeki fidanı dikmekle mükelleftir. Böyle olması gerekirken, Ümmet battı, iş bitti, yandık, helak olduk, şu kötü bu berbat türünden haber sipikerliği yapanlar, bir anlamda Müslümanların umudunu tüketmektedirler. Böylece de kötü duruma katkı yapmaktadırlar. Yoksa, mevcut kötülüğün artmasından endişe eden bir Müslüman’ın esefini beyan etmesi böyle değildir.

Metinde geçen "ehlek" kelimesini ism-i tafdil olarak “ehlekü” şeklinde okumak mümkün olduğu gibi fiil-i mazi olarak "ehleke" şeklinde okumak da caizdir. "Ehlekü" şeklinde okunduğu zaman -ki biz tercümemizi buna göre yaptık- bu kelime "en çok helak olan" anlamına gelir.

Bu birinci okunuş şekline göre "insanlar artık helak oldular" diyen kimse, insanların en çok helak olanıdır, demek olur. Çünkü böyle diyen kimsenin insanların helak oldukları hükmüne varması, onların kusurlarını ve ayıplarını teker teker araştırması neticesinde olmuştur. Gerçekte, insanlar, kusurlarından ve ayıplarından dolayı kendilerini cehennemlik olmaya ve dolayısıyla manen helak olmaya arz etmiş olsalar bile, onların bu durumu insanların ayıplarını teker teker araştırıp da onların kesinlikle cehennemlik olduklarını söylemek kadar tehlikeli değildir. Çünkü bu sözü söyleyen kimse, önce kulların kusurlarını araştırmakla, sonra da ALLAH'ın onlara nasıl muamele yapacağını bilmediği halde ALLAH adına kesin bir hüküm vermekle ve bu hükmü verirken de onları küçük görüp kendini beğenmekle, kendini daha büyük bir tehlikeye atmıştır.

Söz konusu kelime fiil-i mazi olarak "ehleke" şeklinde okunduğu zaman ise "helak etti" anlamına gelir ve bu okunuş şekline göre; "İnsanlar helak oldu, diyen kimse, insanları helak etmiştir." demek olur. Bir başka ifadeyle aslında ALLAH onları hiç de helak etmiş değildir. Fakat bu sözü söyleyen kimse kendi karanlık ve ümitsiz dünyasında, kendi düşünce ve arzularına göre insanları helake mahkûm etmiştir. Oysa ALLAH, onları mahkûm ettiğini açıklamadığı için gerçek onun verdiği hükmün tam tersine olabilir.

Fakat ALLAH'ın, vasıflarını açıkladığı ve helak olacaklarını bildirdiği insanları şahıs belirtmeden, mücerred vasıflarıyla açıklayarak insanları uyarmak böyle değildir. Aksine bu iş, ALLAH'ın kullarına yüklediği bir görevdir.

Söz konusu kelime böyle fiil-i mazi olarak okunduğu zaman bu kelimenin yer aldığı cümleden şöyle bir mana anlaşılır:

" 'İnsanlar artık helak olmuşlardır.' diyen kimse, insanların ALLAH'ın rahmetine karşı olan ümitlerini kırdığı ve onları ümitsizliğe düşürüp ibâdete karşı olan ilgilerini kestiği için, onları cehenneme sürüklemiş ve helak etmiştir."

Nitekim Ebû Davud'un da açıkladığı gibi bu hadisin râvilerinden Malik de bu görüştedir. 

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 16/226.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Nerede ALLAH rızası için birbirini sevenler


 Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
 Hiç şüphesiz ALLAH Teâlâ kıyâmet günü: “Nerede benim rızâm için birbirlerini sevenler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bugün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim” buyurur

Açıklama: ALLAH için birbirini sevmenin âhirette kişiye kazandıracağı mutlu sonu dile getiren hadîs-i şerîf, aşağı yukarı aynı neticeyi haber veren önceki hadisten üslûb olarak farklılık arzetmektedir. Burada Peygamber Efendimiz, ALLAH Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin, rahmet gölgesinde barındıracağı kişileri nasıl bir iltifâta tâbi tutacağını ve onlara nasıl hitâbedeceğini bildirmektedir. Bu bir anlamda, önceki hadiste haber verilen mutlu sona nasıl bir muamele ile gidileceğini açıklamak ve konuya tam bir kesinlik kazandırmak demektir. Hz. Peygamber’in, kıyamet gününde ALLAH Teâlâ’nın nasıl hitabedeceğini bildirmesi, hiç şüphesiz kendisine verilen bilgi sonucudur. “Hiçbir gölgenin olmadığı bugün” ifâdesi, mahşer günü dünyadaki gibi bir gölge bulunmayacağını ifade eder. “ALLAH’ın gölgesi” ise, bir önceki hadiste işaret edildiği gibi, ya arşının gölgesi, ya da rahmet ve himâyesi anlamındadır. “Benim celâlim için” demek, benim rızâm için, sadece benim rızâmı kazanmak amacıyla demektir. Ancak böylesi bir maksatla birbirini sevenler, sevgilerine dünyevî ya da nefsî herhangi bir duygu karıştırmayanlar, hareketlerini ve dostluklarını böylece tanzim ve devam ettirenler, ALLAH’ın himâyesini kazanacaklardır.

Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Gerçek anlamda ALLAH’a gölge izâfe etmek câiz değildir. 2. Kıyametin dehşetli havasından kurtulmanın yolu, sevdiğini ALLAH için sevmektir. 3. Dünyada ALLAH rızâsı için birbirini sevenler âhirette rızâ-ı ilâhîye kavuşmak suretiyle sevineceklerdir.


 (Müslim, Birr 37. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53) Ebû Hüreyre radıyallahu anh rivayet etmiştir Riyazü's Salihin - İmam Nevevi Tercüme ve Şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Yrd. Doç. Dr. Raşit Küçük